
Global piyasalarda gelişmeler olanca hızıyla sürmekte. ABD ve AB tarafında yaşanan gelişmeler kriz sonrası ülkelerin karşılaşacağı sorunu açıkça göstermektedir. Önümüzdeki dönemde risk algılamalarını ve yatırım koşullarını etkileyecek en önemli unsurun kamu tarafı borç yükü olacağı anlaşılmaktadır. Kriz ortamında piyasadan çekilen likidite ve talep üretimi ve istihdamı dip seviyelere çekmiş bunun üzerine merkez bankaları faizleri hızla indirirken hükümetler bütçe harcamalarıyla likiditeyi sağlamışlardır. Kriz esnasında yapılacak en doğru adımlar global anlamda sağlanan işbirliği ortaya konmuştur. Ancak sorun büyük bütçe açıkları veren ülkelerin kamu harcamalarını daha da artırarak sorunu büyütmeleri olmuştur. Ekonomide birinci sınıfta öğretilen ilk kavramlar arasında fırsat maliyeti vardır. Ekonomiye ilişkin bir politika ve strateji kararı alırken diğer seçeneklerden vazgeçmek ve maliyetlerine katlanmak gerekmektedir. Önemli olan konu maliyetlere kimin katlanacağı konusudur. Krize sebep olan ABD mali piyasalarında aktörlerin likiditenin bol bulunduğu her şeyin yolunda gittiğine dair inancın tam olduğu dönemde aşırı risk iştahı nedeniyle aldıkları kararlar (ayrıca bu kararları alanlara ödenen yüksek primler) sonucu ortaya çıkan krizi önleme adına alınan tedbirlerin oluşturduğu bütçe maliyetini kimin karşılayacağı merak konusudur. AB tarafında merkezi otorite sorunun oluşması ve kararların hızlı bir şekilde alınamaz oluşu, ayrıca AB üyesi ülkelerin IMF gibi dışarıdan kaynak bulma adına birliğin zayıf görüneceğine ilişkin düşünceleri sonucu denetleme ve tedbirlerin verimli bir şekilde yapılamayışı ortaya Yunanistan, İspanya, Portekiz gibi kamu açıklarının tehlike oluşturduğu ve ortak para birliği sisteminin zarar gördüğü bir durum oluşturmuştur. Krizden çıkış yollarının maliyeti vergi artışlarıyla iş bulmakta zorlanan tüketicilere mi yüklenecek yoksa krize sebep olan mali kuruluşlara yönelik denetleme ve düzenleme yapılarak mı maliyetler karşılanacak? Hükümetler işin açıkçası arada kalmış gibi görünmekteler. Tüketicilerin oyları istihdamdan ve vergilerden oldukça etkilenmektedir. ABD’de 27 hafta ve daha uzun süreyle işsiz kalanların sayısı Ocak ayında 6,3 Mln olmuştur. Obama bütçe açığını düşürmek için tüketicilere en az yansıyacak formülün peşindeyken diğer taraftan istihdamı artırabilmek adına yeni bir paket üzerinde çalışmaktadır. Yapılan anketlerde Amerikalı tüketiciler arasında kurtarma planının işe yaradığını düşünenlerin oranının çok düşük olması ekonomide düzelmeyi geriden takip eden istihdamın önemini göstermektedir. İstihdamdaki kalıcı ve istikrarlı düzelme tüketicilerin alınan tedbirlerin işe yaradığını düşündürecek ve tüketim eğilimlerinin artmasını sağlayacaktır. Bütçe açıklarının bu şekilde sürdürülebilirliğinin de olmadığı görülmekte ve bütçe açıklarına yönelik piyasaları ikna edici tedbirlerin alınamadığı durumda doların değer kaybetmesi ve borçlanma maliyetlerinin artması görülecektir.
Krize daha az kamu borç yüküyle yakalanan ülkelerin ise kriz esnasında aldıkları tedbirlerin kriz sonrasındaki maliyetlerin daha az olacağı görülmektedir. Bu kapsamda değerlendirilen ülkeler arasında Türkiye’yi görmekteyiz. Öyle ki son aylarda yaşanan kredi not artışlarının nedenlerine baktığımızda uzun dönemdir kamu borç yükünün ve maliyetlerinin azaltılması ile mali piyasaların sağlam temeller üzerinde olması not artışlarındaki en önemli etken olarak gösterilmektedir. En son Cuma günü S&P Türkiye’nin BB- olan notunu bir kademe artırarak BB görünümünü de pozitif olarak belirledi. Bu son artıştan önce Fitch iki kademe artırarak BB+ notu vererek yatırım yapılabilir seviyenin bir kademe altına yükseltirken Moody’s bir kademe artırarak Ba2 seviyesiyle yatırım yapılabilir seviyenin iki basamak artırmıştır. Önümüzdeki dönemde risk değerlendirmelerinin ve bunun sonucunda borçlanma maliyetlerinin yeniden şekilleneceği görülmektedir. Risk değerlendirmelerinin sonucunda yatırım koşullarının iyileştiği bir Türkiye’de büyüme potansiyelinin artacağı ön görülmektedir.
Risk değerlendirmeleri değişirken ekonomi politikalarında da değişimin olması gerektiği ortaya koyulmaktadır. IMF baş ekonomisti Blanchard küresel krizde petrol krizinden sonra ortaya konan politikaların ve özellikle para politikalarının maliye politikalarına göre önem kazanmasının sonucu olarak global krizde alınan tedbirlerin etkisinin azaldığını ve hareket etme kabileyetinin kısıtlandığını belirtmektedir. Blanchard enflasyonun çok düşük seviyelerde tutulmasının merkez bankalarının hareketini sınırlayıcı olduğunu belirtmektedir. Uzun dönemde yapılan ampirik çalışmalarda yüksek enflasyonun büyümeyi negatif etkilediği artık bilinmektedir. Ancak enflasyonun çok düşük seviyelerde bulunması ciddi bir kriz ortamında piyasadan talebin çekilmesiyle merkez bankasının faiz silahını kullanmasını sınırlandırmaktadır. Likiditenin bol bulunduğu dönemlerde tasarruf oranlarının çok düşük kalması tüketim eğilimlerinin yüksek oranlara çıkması varlık balonlarının oluşmasına neden olmuştur. Mali piyasalardaki denetleme ve düzenleme sisteminin de aksaklığı bu varlık balonuyla birleşince ortaya kriz nedeni çıkmaktadır. Ayrıca kamu dinamiklerinin de kriz ortamlarında maliye politikalarını verimli şekilde kullanılmasını etkilemektedir. Maliye politikalarının kullanılması sırasında yapılacak olan kamu harcamalarının kriz esnasında ilk etkilenen ancak toparlanmada en geç tepkiyi veren istihdam piyasasıyla ilgili olarak alt gelir gruplarına yönelik olması ve bu kesimin tüketim eğilimlerinin iyileştirilmesi gerekmektedir.
Geçen hafta dünya piyasaları bakıldığında genel olarak haftalık bazda endekslerin yukarıda kapattığı görülmektedir. Haftanın en kayda değer olayı Fed’in iskonoto faiz oranlarını 25 baz puan artırarak, %0,75 seviyesine çekmesi oldu. Piyasalarda ilk başta faiz artırım sürecine girildiğine ilişkin bir beklenti oluşmuş olsa da, Cuma günü açıklanan TÜFE verisinin beklentilerin altında kalmış olması ve New York Fed Başkanı Dudley’in faiz artırımına daha uzun bir süre olduğunu belirtmesi ABD’de borsalarının haftanın son gününde değer kazanmasında etkili oldu. Geçen haftaya veri bazında baktığımızda ABD’de Empire State İmalat Endeksi, Sanayi Üretimi, Konut Başlangıçları ve ÜFE verilerinin beklentilerin üzerinde geldiği gözlemlenirken, haftalık işsizlik başvurularının, Öncü Göstergelerin ve TÜFE rakamlarının beklentilerin altında kaldığı gözlemlendi. Avrupa tarafına bakarsak Almanya Zew Ekonomi Göstergesi, Almanya PMI İmalat, Euro Bölgesi, PMI İmalat ve Bileşik verilerinin beklentilerden daha iyi oranlarda geldiği gözlemlenirken, Almanya, Zew Mevcut durum göstergesi, Euro Bölgesi Dış Ticaret verisi, Almanya PMI Hizmet Endeksi, Euro Bölgesi PMI Hizmet Endeksi ve İngiltere Perakende Satışlar verisinin beklentilerin altında kaldığı görülmektedir. Haftaya bakarsak, veri bakımından pek yoğun olmayan, ancak ABD verilerine yönelik beklentilerin ağırlıkla olumlu, AB verilerine yönelik ekonomik verilerin ise ağırlıkla olumsuz olduğunu görmekteyiz (detay için bkz ajanda bölümü).
Geçtiğimiz hafta içinde 50,959 – 54,110 puan aralığında hareket eden IMKB-100 endeksi, haftayı 52,592 puan ile kapattı. Geçen hafta endekse yönelik beklentimiz; Endeksin, 50,200 seviyesini kv destek haline getirmesi ve 53,300 denenmesi yönünde idi.
Endeksin, 51,500-800 aralığını güçlendirmesini ve 54,800 ve 55,500 seviyelerini denemek üzere hareket edeceğini tahmin ediyoruz. 50,800 2cil destek seviyeleridir. Yatırımcıların, KV alım için destek aralığına yaklaşımı beklemelerini tavsiye ederiz.
Buradan yorum yapabilirsiniz